07 Mayıs 2008 Çarşamba
28 Mart 2008 Cuma
ARG
Öncelikle, "ARG nedir?" diyorsanız burdan başlayabilirsiniz.
Yeni başlamış ve pek ilerleme kaydedilmemiş 2 yeni ARG mevcut: Project Loyola ve The Final State. Yaklaşık 2 haftadır Loyola'yla bozmuş durumdaydım ki, oyunun yavaş ilerlemesi, atılan maillere cevap alınamaması, bulmacaların zor değil hardcore olması gibi sebeplerle baymaya başladım yavaştan. İşte o vakit The Final State yetişti imdadıma. Son derece heyecanlı olacakmış gibi, kaçırmayın derim. Bi de gezinirken şöyle bir şey buldum; ama henüz trailhead'i elime ulaşmadığı için olayı nedir bilmiyorum. Olaya dahil olmak istiyorsanız ve bir yerleri anlamakta zorlandıysanız unfiction forumlarından chinga mahlaslı şahsıma bi pm atabilirsiniz.
19 Şubat 2008 Salı
18 Aralık 2007 Salı
16 Aralık 2007 Pazar
Beni böyle sevin
Kaç zamandır bir şeyler yazasım var. Baktım ki blogdaki yazılar 2006’dan falan kalma. Yazdığımda gençmişim bi’ kere, düşünün yani.
Uzun süredir yazmadığım bloguma, uzun süreden sonra yazdığım ilk yazımı, dünyanın en “random” fotoğrafıyla süslemek istedim. Fotoğraftaki gerecin ne olduğu konusunda en ufak fikre sahip değilim. Yandaki kalp ve ona dokunan parmak da aynı şekilde son derece “bizarre” bana kalırsa. Ne ki şimdi bu? Hadi o kalpleri o gereci kullanarak yaptık diyelim; niye dokunuyorsun be adam o kalbe? Belli ki yenmek üzere yapılmış ve sonsuz bir zamana sahip, muhtemelen fotoğraftaki araç kadar gereksiz bir insan tarafından o şekle sokulmuş. Niye dokunuyorsun? “Yemek üzere elini uzatmış arkadaş” diyenlerinizi duyar gibiyim; ama üzgünüm, yanlışsınız. Ne zaman bir grup “bişiy” içinden yalnızca bir tanesini yemek üzere o bir grup bişiyin orta mahalline doğru işaret parmağınızı uzattınız? Düşünün bunu.
Hazır elim değmişken (hayır, fotoğraftaki el bana ait değil), resmin adına da değinmek isterim: “bitanemmmlc8.jpg”. Çok sevgili dostum Google’nin de yardımıyla yaptığım uzun araştırmalar sonucu öğreniyorum ki, bu alet gerçekten de dünyanın en random aletiymiş.
Hayır, tabii ki yazınsal kariyerime bu saçmalıkları yazmak için bir yıl ara vermiş değilim; kaldı ki bir yazınsal kariyer sahibi de değilim. En son Temmuz 2006’da yazmışım bir şeyler; bakalım o günden bu güne neler değişmiş:- Yaşlandım. Baya, bildiğin yaşlandım.
- Sakarya’da yaşamıyorum artık, canım benim İstanbul’uma geri döndüm. Çok sevindi.
- Her sene mini mini dönemler halinde çalıştığım Açık Radyo’da yeniden çalışmaya başladım. Ağır çalışıyorum, arkadaşlarımı göremiyorum, insanlarla iletişimim sıfır, aklî dengemi yitirmek üzereymiş gibi hissediyorum, duvarlar üstüme üstüme geliyor… Ahahah yok yahu, şaka yapıyorum be! Ey sevgili okuyucu, ne zaman gördün benim öyle bunaldığımı? Her zamanki gibi hayat doluyum ben. Ağır çalıştığım ve bu vesileyle sağlığımı az da olsun bozduğum doğrudur; ama o da bir şey. İyiyim ben, sağol.
- Belki biraz değişmişimdir fiziksel olarak. Her gün aynaya bakan bir adam olmadığım ve dahi zaman zaman kendini aynada gördüğünde selam verip geçen cinsten bir insan evladı olduğum için, bunun farkına varacak olan kişi ben değilim. Bakınız veriyorum bir fotoğraf, siz yapınız kendi içinizde teâtisini:

Gaziosmanpaşa Avrupa Color’a katkılarından ötürü teşekkür ederim.
- Yeni bir radyo programı yapmaya başladım Metamorfoz adında. 8–Bit’e de devam ediyorum. İki program, teknisyenlik, teaserler falan derken çok sevgili Açık Radyo dinleyicisinin benden tiksindiğini sanıyorum. Yadırgamıyorum.
- Popomundo oynuyorum hala. Emniyet Müdürü oldum ne lazımsa, hayatım gerilim oldu, korku filmi oldu.
- Yaratıcılık bana küstü. Arada gönlünü almaya çalışıyorum, iki yüz verip bi’ daha arkasını dönüyor.
- Cüneyt beni tanıdı sonunda.
- Canımıniçi anneannemi kaybettim. Fazla deşmeden geçiyorum, nur içinde yatsın.
- Müthiş insanlarla tanıştım.
- Durdum.
- Daha fazla durdum.
- Uyudum.
- İşe gittim.
- Uyudum.
- Yine işe gittim.
- Durdum.
- Uyudum.
- İşe gittim.
- İş yerinde uyudum.
- İş yerinde uyuduğum için işe gitmedim.
- Durdum.
Ehm. Toparlamak gerekirse, öyle annelerimizin “aman aman” tabir ettiği bir durum söz konusu değil yaşamımda. Daha önceden bir çok kez seslendiğim hayata bir kez de sizin huzurunuzda seslenmek istedim, bir ihtimal yüzü kızarır diye.
Aslında yazmak istediklerim bunlar değildi benim, var yazmak istediğim çok şey; ama onları yazıya dökemeyecek kadar uykusuzum. Şimdilik burda bırakıyorum bu yazıyı. Ne kadar değiştim bi’ senede, neye döndüm bilmiyorum, onu söyleyecek kişi ben değilim. Bildiğim, eskisi kadar sosyal ol(a)madığım. Son zamanlarda sadece çok ama çok yakın, hayatımın sonuna kadar yanımda olacaklarından emin olduğum dostlarım arayıp soruyorlar. Ya Turkcell mesaj atıyor, ya da sağolsun Fidem. Diğerlerine de kızamıyorum, onlar da aranmak, sorulmak, hatırlanmak istiyorlar; doğal olarak bilmiyorlar da “sürekli” hatırlandıklarını. Belki biraz daha insani bir saatte çalışmayı başarabilirsem, neden olmasın?
Neysem oyum canlarım, beni böyle sevin. Ben hepinizi olduğunuz gibi seviyorum, hatta belki de gereğinden çok... Sevgim bol benim, yeterim hepinize. Mutlu olun siz yeter ki.
/Çağrı
Edit: Çabuk duydu hayat, fazla bağırmışım sanırım (: Alın size şarkı o zaman:



